Sayfalar

10 Şubat 2011 Perşembe

o artık yerinde


kazım amca öldü.

4. kattan cenaze arabasına baktım.

sonra tuba'yla ataşehir'e gittik. staj belgesini aldı. 

sonra o dünyanın bir ucundan geri dönmeyi başarabildik. 

hep konuştuk. onun hep karnı ağrıdı. benim de. yaşama sevinci sıfırdı. benim de.

sonra hep yürüdüm. boğaz köprüsünün ışıkları yandı; sarı, kırmızı, mavi, mor... yüzüm üşüdü. deniz kabardı. nokta nokta ışıklardı şehir. beyaz köpükler gökyüzüne doğru yükselince silindi şehir. bembeyaz köpük oldu karanlık şehir. ben de kalktım oturduğum yerden. hep yürüdüm.

kazım amca'nın evinin önü ayakkabı doluydu. akşam annemle biraz bakmaya gittik. ipek diye 6 yaşlarında bir kız. kazım amca'nın kızının torunu. kara gözleri vardı. uzun kirpikleri.
diğer çocuklar:
ben birim sen ikisin.

ablam iş yerinden bana "as" getirmiş. yağmur'ların iş yerinde de varmış. her akşam biri getirecek. ben de mutlu olacağım.

bu sefer bizim evde akşam oldu. karanlık her taraf.

kazım amca öldü. gelinin dediği gibi: babam bu akşam yerinde.

uyku. sevgili uyku. benim yerim sensin.  

9 Şubat 2011 Çarşamba

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski


Herkes ve Her şey İçin

Hayır. 
Olamaz.
Sevgilim, sen de mi kızdın bana?
Niçin?
Bak
geldim,
çiçek de getirdim,
ama, ama... asla bir kötülük
yapmadım sana!

Solgun bir yüzle,
düştüm kaldım sendeleyerek.
Sokak döndü durdu çevremde.
Duydum kesik kesik fren seslerini.
Esiyor rüzgar
acıtıyordu yanaklarımı.
Bu denli kargaşa hiç olmamıştı.

Başkentin karmaşasında
baktım çevreme
çok sert bir yüzle.
Hüzünlü,
sanki ölüm döşeğindeydim.
Yüreğim de yitik bu arada.

Bir kötülük yapmıyorsun bana,
ama
ilgilenmiyorsun da benimle.
Artık
hiç umurunda değilim.

Aşk!
Sen vardın usumda hep.
Yeter!
Bitirin bu aptalca oyunu.
İsterseniz
eleştirin beni,
en görkemli
serseriyim ben.

Anımsar mısın?
Sırtındaki haçın altında iki büklümken
bir anlığına durdu İsa.
Onu izleyen kalabalık
bağırdı o anda gülerek:
'Yürüsene, aptal! ' dediler.

Doğru!
Acımasızsın.
En zorlu gününde
bağırırsın bir zavallıya.
Rahat vermez, kargışlarsın onu.
Ama biz hazırız zaten
buna.

Durumlar işte böyle!

Ant içerim ki dürüst olacağım,
bir kız verin bana.
Genç
güzel bir şey olsun.
Hiçbir kötülük etmeyeceğim,
yalnızca saflığını bozacağım onun
iğneleyici sözlerimle.

Göze göz! Dişe diş!

Hiç aralıksız
düşündüm binlerce kez öç almayı.
Korkutun
isterseniz beni.
Suçlu ortada zaten
değil mi?

Göze göz! Dişe diş!

Öldürün
gömün beni.
Kurtulurum oradan,
yaparım elimden geleni.
Ama
bir köpek gibi,
geleceğim arkanızdan sizin,
saldıracağım size hep!

Geceleyin birden uyanaksın.
Çünkü gürleyeceğim bet sesimle.
Hiç rahat yüzü de
vermiyorsun bana.
Kalmadı farkım
bir tutsaktan.
Ama güçlüyüm yine de ben!

Boynuzları tellere takılmış
bir geyik gibiyim.
Gözlerim kan çanağına dönmüş.
Bir zavallı da olsam
dikileceğim bütün gücümle
göstereceğim herkese yüzümü.

İnsan kaçamaz!
Pis,
pişman bir durumda.
Gerekirse yatar soğuk taşlarda.
Ben de çizeceğim bir dinsizin resmini
Çar'ın kapısına.

Kuruyun ırmaklar, dindiremesin Çar susuzluğunu.
Onu ilençleyin!
Güneş, ışığını harcama onun için boşuna!
Binlerce yoldaşım
dışlansın alanlarda!
Ve en sonunda geldiğinde o
çağların ötesinden
üşüyerek,
anlayacak son günlerini tükettiğini.
Haydutları, kıyıcıları
kurtaramayacak onu.

Gün doğuyor.
Açıldıkça açılıyor gökyüzü,
yutuyor geceyi
yavaş yavaş.
Pencereler ışıl ışıl
tavalar sımsıcak.
Dökülüyor güneş kentin üzerine.

Ey kutsal öç!
Önderlik et bana
çok güçlüsün
yaşıyorsun dizelerimde.
Benim bu yüreğim,
söyleyecek sana her şeyi
tıka basa dolu o.

Geleceğin insanları!
Nasılsınız?
Tanımalıyım sizi.
Buradayım,
bütün acılarımla.
Yaralarım sızlıyor...
Size bırakacağım her şeyimi
o mutlu ülkümü.

(1916)
 
(Volodya)

nilgün marmara


"uyuşukluğun ortasındayım, ta içindeyim. Yapmam gerekenlerin farkındayım, ki bu gerekliliklerin tümünü ince ince düşündüm ve bir sonuca ulaştım, en azından öyle zannediyorum, bu sonuçlarında sürekliliği ayrı bir acı kaynağı benim için, fakat kesin olarak bunları yapamamaya mahkum durumdayım. Bir şeyler yapmalıyım, yapmayınca hep bir şeyler düşünme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorum ve düşünmek bozuyor tüm çabalarımla kurduğum, yarattığım; gecelerimi, sayısız nefeslerimi verdiğim denge'mi. Bozulan dengemle birlikte çıktığım, sürüklendiğim yolculuklar sonundaysa, ayrıca bu yolculuklarda ruhumda açılan yaralar, göğsümde patlayan çığlıklar... korkunç!, hiçbir olumlu kazanım elde edemeden öylece kalıyorum, evet kalıveriyorum. Düşünmekse her geçen gün daha fazla tehdit ediyor sağlığımı; zamanın derinliğini, aslında her hareketin aynı noktaya vardığını, tüm bunların boşuna bir çabadan ibaret olduğunu düşünmek zorunda kalıyorum. Hangi hareketten ne bekliyorum? Hareketle hareketsizlik arasındaki tek fark şu anları yaşamamak olmalı. Hareketsizliğe mahkum olanların ruhsal uyuşukluğu..."

8 Şubat 2011 Salı

çöreklerim ve son on beş dakika'da söyleşi


şimdi önümde küçük not defterim ve ayşe'nin hediye ettiği mini boy tiydem yayıncılık "parmak sözlük" osmanlıca türkçe sözlüğü var.

akşam üstü yazarlar birliği'nde (sultanahmet, simit köşkü karşısı) fatma karabıyık barbarosoğlu'nun programı vardı. gitmeyecektim önce. annemle öğlen dışarı çıkmıştık, alışveriş yapmış bana geleceğe dönük bordo ince bir penye almıştık. eve gelince arzu ablalardan aldığım tarifle tuzlu çörek ve tahinli kurabiye yaptım. bir yandan akşam programa gidip gitmeyeceğimi düşünüyordum. canım fevkalade bir şekilde kitap okumak istiyor bugünlerde. bu yüzden kurabiyelerden sonra karın ağrımı dindirip kitap okumaya devam edebilirdim. ama ayşe erkenden yazarlar birliği'ne gitmişti. onun mesajlarıyla gidip gitmemek arasında kalıyordum, yağlı ellerim ve unlu yeni bordo penyemle.
mutfaktan çıkınca tam bir saniye düşündüm, gitmeye karar verdim. biraz geç kaldım ama yetiştim. fatma ablayı seviyorum. fatma abla diyorum çünkü, fatma barbarosoğlu'nun yeri başka. her kitabını okumadım ama televizyon programlarında konuşmalarından da onun "şapkasız harfler"e alerjisi olmadığını anlayabilirsiniz.

fatma barbarosoğlu yazmaktan bahsetti. gazete yazarlığının onun için bir egzersiz ve aynı zamanda kurtuluş olduğunu belirtti. kurtuluş, çünkü gazete yazısı yazıyorum dediğinde mesela ütü, yemek gibi işler bekleyebiliyor.
"Gazete yazarlığı yazıya karşı insanın egzersiz yapması gibi bir şey. Gazeteyi bırakırsam edebi metin yazmayı da bırakırım... Yarın benim yazı günüm. Gazete yazısı yazdıktan sonra gazete yazısı yazma numarası yapmak zorundayım..." Ahmet Hamdi Tanpınar ona yardım etti yorumunda.

son kitabını, son on beş dakika, bir sabah vaktinde bir caddede birbirine sarılarak yürüyen ikisi de kot pantolonlu ve beyaz gömlekli gördüğü iki gençten etkilenerek yazmaya başladığını söyledi fatma barbarosoğlu. bu gördüğü iki gencin son davranışları, hikayenin başlamasına neden oluyor aslında. "hikayeler sondan geriye doğru yazılıyor." sonu, başını doğuruyor yeniden. her zaman bu böyle.

fatma barbarosoğlu, her şeye çok şaşırırmış. kendiliğinden merak ve gözlem. bunlar önemli. insan çıkıp özellikle ben şimdi bir şeyler gözleyeyim diyemez!

sonra bakıyorum. yazmak mı yaşamak mı diyor biri. hangisi. nefesimi tutuyorum. fatma barbarosoğlu yaşamak diyor. yaşasaydım yazmazdım diyor, başka bir röportajda söylediği gibi. içim burkuluyor. bir kadın yazmanın özelliğinden, herkese nasip olmadığından bahsediyor. fatma barbarosoğlu'nun sıra arkadaşıymış. yaşamak diyoruz ama, yaşamak.

"zarifoğlu hangi yemekleri severdi? özellikle sevdiği bir yemek var mıydı?"
bu soruyu hatırladım şimdi. eşi, ona cahit abi diye hitap eden, biz de öyle diyoruz ya, işte o "canımm"ları ağzından eksik etmeyen insan, "bir şey seçmezdi, her şeyi yerdi." diyor cevap olarak. benim aklıma bir bölüm geliyor yaşamak'tan. tam hatırlayamıyorum elbette şu cümleleri: "Şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür."
ben bakıyorum öylece. ağlama isteğim çoğalıyor birden. soru sahibine ifadesizce bakıyorum.

yaşamaktan geldi söz. yaşayabilmekten. o yüzden anımsadım ben bunu. yaşayabilmek ve bunu yazabilmek çok zor. ikisinin bir arada olması.

ben kitaplarından medyasenfoni'yi çok severek okumuştum. mide bulandırıcı medya. ve hatırladığım muzip bir dil. senin hikâyen, iki kere okuduğum öykü kitabı. eski basımını ve yeni basımını. niye böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum. sonra uzak ülke vardı. henüz okumadım. bir hafta içinde okumak zorundayım. kitap teslimatını yapabilmek için.

fatma barbarosoğlu'nun programın sonlarına doğru söylediği bir sözle yazıyı bitiriyorum. fazla bile yazdım:

"sanat icraat edebilmek için zaman satın almak şart."

-niye fotoğraf çekmedim ki :(

ziyaret


cahit zarifoğlu'nun evine gittik. kitaplığını gördüm. gözlüğünü gördüm. eşi, kızı, oğlu, torunu.
giderken de dönerken de ağlamaklı bir hal vardı üzerimde. bir ara sanırım ağladım. galiba otobüste. nedenini bilmiyordum hala bilmiyorum. sonra geç kaldım sandım. vapur tam yanaşmadan iskeleye atladım. görevli dikkatli olun dedi. ben koştum üsküdar çeşmesi'ne doğru. boşuna bir koşu. yarım saat beklendi, ondan sonra servisle erenköy'e gidildi.

çok boş. çok saçma. öylesine güldüm. hala ağlıyordum. otobüste güldüm. evde de gülecektim. ara sıra.

sonra bir anne bir eş anlattı anılarını. dedi ki, yazacaktın da niye evlendin o zaman, 20 yaşındaydı anlamıyordu cahit'i. o zaman anlamıyordu.

sonra zayıf kara bir çocuk. önceden de gördüm. şaşırmıyorum. o babasının oğlu. konuşmuyor hiç konuşmuyor. ben gülerken arada yanımdaki kıza, bir gürültü kalabalık olunca o adam çocuk abi her neyse çok zayıf olarak duruyor orada. her şey içinde gibi.

sonra eve geliyorum ve garip bir gün diyorum.
oysa benim garipliklerim bunlar.
her zaman öyleydi.
7şubat2011pazartesi

"bir acı mı ne gerek
öyle uykum var ki
öyle istiyorum ki"




2 Şubat 2011 Çarşamba

Yaşamak ve Uyumak


Sabah telefonun titremesiyle uyandım. Benim telefonum hep sessizdedir. Hani telefonun melodisi ne diye sorsalar bilmem bile. O kadar alışmışım ki o zııııııııt, zııııııııııt titreşim dalgalarına, bu bile belli bi melodiyle nerede olursam olayım kulağıma ulaşıyor. Sabah da öyle oldu. Yarı açık gözlerimle telefona bakınca Büşra'dan mesaj geldiğini gördüm titremenin ardından. Mesaj diyordu ki,
"Defne Joy ölmüş."
Gayet açık ve net.

Uyku sersemi, gözlerim kapalı ama bilincim açık. Aklımdan neler geçtiğini bilmiyorum ama birden garip oluyorum, nefesim kesiliyor gibi. Aklımda kıvranan onca cümle, onca cümleden sonra tuşları ezberlemiş parmak uçlarım cevap olarak,
"Oha"
diyor.
"Oha" benim için çok alışıldık. Kestirme, kurtuluş. "Oha falan oldum" anlamında değil bu "oha". Hiçbir zaman da öyle olmadı. "Oha" benim kurtarıcım. Sonuç bölümü gibi.
Sonra bir mesaj daha gönderiyorum:
"Şaka mı?" diyorum.
Telefon yine titriyor:
"Yok değil. Akşam eğlenmişler, içki içmişler, sonra gece fenalaşmış, ölmüş."

İçki'yi duyunca birden ruhum ölüme karşı olan sorumluluğundan kurtulup müthiş bir huzura kavuşuyor. "İçki onu öldürmüş" diyebilmek, büyük bir bahane benim için.
Uyumam lazım. Aslında uyumasam daha iyi. Ama üst kattan aşağıya bakınca, simsiyah saçlarını topuz yapmış lacivert pijamalı kızın yorganın altında nasıl da "uykuyu severek" uyuduğunu görüyorum.
Uyuyor gibi ölüyor gibi... Bir şeyden haberi yok.Ya da unutmuşlardan o da. Büşra'nın mesajından önce benim de unuttuğum gibi.

Uyuyorum, nedenleri kendi kafamda içkiye, "insan"a bağlıyorum. Suçlamak için kolay yollar seçmek istiyorum. Nedenler aramaktan kaçmak için. Ama çözüm yok. Uyuyamıyorum.

Defne'nin ölümü değil, o da diğerlerinden biri sadece. Tanınan biri, genç ve neşeli, hareketli olması daha etki oluşturuyor elbette.
Ölüm nedeni de değil. Yaşam tarzı, hayata bakışı, ne aradığı, ne aramadığı... Hiç bir önemi yok bunların.
Ölüm, ölüm olarak var. Yaşamak ya da yaşamamak önemli değil bu noktada. Yaşadığınla yoksun, yaşamadığınla da yoksun. Sonunda her şey bir noktada birleşiyor. Bir kapıdan kesin olarak çıkıp gitmek gibi. Gidiyorsun ve tekrar var olmaya başlıyorsun. Kapıdan çıkıp gitmeden önce bıraktıklarınla, inandıklarının yolunda tekrar var olmaya başlıyor ruhun. İnandıkların ruhunu taşıyor.

Böyle durumlarda sessizliğin kıymeti çıkıyor ortaya. Akıl nerelerde, nasıl da kendince zor bir imtihanda ömrüne yaşamak diyor. Ben ise en iyisi uyumak diyorum, en iyi olanı.

Ne Oldu Bugün?


Her günün sonunda şöyle bir cümle: Bugün ne oldu?

Bazen verecek çok yanıt oluyor. Bazen akla hiçbir şey gelmiyor. Dünyada neler oluyor. Bizim küçük dünyamızda neler oluyor.
Hadis bile var; "İki günü bir olan bizden değildir." Hani, bu hadis insanı düşündürür, korkutur. Çünkü öyle boş geçiyor ki zaman. Onca yaşantıya, insana, nefese rağmen, öyle kendi fanusu içindeki hayatlar. Öyle birikmiş ki geçmişin acımasızlıkları, adaletsizliği. Devam edecek. Dolacak bir bardak gibi. Taştığında ise her şey ortaya dökülecek. O zaman gelene kadar her gün insanlar uyuyacak, her gün insanlar uyanacak. Zaman öyle boş geçiyor ki, geçecek ki. Ama bunu düşünmek de önemlidir belki. Aklın çalışmasına ve tekdüzelikten kurtulmasına yardım edebilecek her küçük şey hadisin yolundadır. Mesela uyandığında, bu sabah da uyanabildiğini düşünmek, dışarı çıktığında adım atabildiğini bilmek, bir gazete almak, bir tanıdığa selam vermek, onunla konuşmak, gülümsemek, evde boş boş baktığın tavanda fotoğraflar çekmek, resimler çizmek... Bir eylemden bin eyleme. Ancak insan sırf "bir şey yaşamak için" yaşayınca da "yaşamış" gibi sayılmıyor.

Bu yüzden "Bugün ne oldu?" sorusuna tam olarak doğru ve dürüst cevabın ne zaman verileceği bilinmiyor.

*

Önemi olmadığını düşündüm. Dışarısı kışın çok soğuk ve yazın çok sıcak. Yaşadıklarımız da böyle. Sadece bu kadar.