12 Ocak 2011 Çarşamba
kuantuma bulaştırılan deve kuşu
saat, yeni bir gün için kımıldadı. heyecan vardı önce. on ikiyi geçtikten sonra, şimdi yine sakin. yeni bir gece. yeni bir gün için sakin.
okula gittim. derse geç kaldım. bahçede oturdum. gelip geçenlere baktım. e.k ve b.h.a'yı bekledim. onları beklerken insan ilişkilerini inceledim. yaşıtlarımı inceledim. ilişkiler yavan, insanlar birbirini gerçekten sevmiyorlar. sanırım akşam yatağa yattıklarında hiç rahat uyuyamazlar. bir tane bile dostu olan, yani bir tane insan gibi insan tanıyan insan, yani iki tane insan o kadar az ki! neyse, sıkıldım beklerken. nefret ettim kediyi kucağına alan kızdan. birbirine yapmacık sarılanlardan. orada oldukları için konuşmak zorunda olanlardan. tehlikeli oyunlar'ı almak ve eve gitmek ve okumak istedim. öyle istedim ki.
sonra bizimkiler dersten çıktı. diğer dersi beklerken bir çocuk gördük. aynı deve kuşuna benziyordu. bilgisayar laboratuvarının önündeydi. çok uzundu. ama evinde oturması, yemek yemesi, uyuması çok garip olmalıydı. bu bir kusur değildi, - sadece... diğer insanlardan farklıydı ve belki bu güzel bir şey bile olabilirdi.
derse girdik. kuantum fiziğinden bahsetti sevgili b.ç. onunla olan son dersti bu. şükür ki. onu dinlemek için yemin ederim parçalanıyordum. ama olmuyordu. sevgili e.k da böyle diyordu. sevgili b.h.a ise, kuantumu dinledi anladı bize dersten sonra eve dönerken anlattı. aslında sevgili b.h.a. kuantuma meraklı olduğunu, sevgili b.ç. sınıfa sorduğunda, el kaldırarak dile getirebilirdi. ama çeken insan modeli gibi davrandı sevgili b.h.a. çeken insan modeli - çekinen. (e.k'ya aittir.)
neyse. şimdi aklıma geliyor da kuantum fiziği için deve kuşuna benzeyen insanın, deve kuşuna benzemeyen modelini de düşünmemiz mümkün olabilir mi acaba? belki deve kuşunun bodur bir hali başka bir yerde var olarak hayatını sürdürüyordur. olamaz mıydı böylesi? olabilmeli. ama bilmiyorum. bunu sorgulamanın anlamı yok. kuantumun kafa karıştırmasını sorgulamanın anlamı yok.
dersten çıktık. yemek yedik. kıvırcık ali'nin trafik kazasında öldüğünü öğrendik. şaşırdık. ölümden konuştuk. ölmenin çeşitleri vardı. ama ölüm tekti. kişi için tekti.
eve geldim ve gün bitti.
yordam 7 kış'2011
giriş:
"ortak aklın ürünü olan 'insan'a dair her güzelliği paylaşmak istiyoruz. aç herkese açabildiğin kadar sîneni, diyenlere katılıyoruz . milli, dini, ideolojik kırmızı çizgilerimiz yok; edebiyatta olmamalı böyle şeyler. zaten olmuyor da. en çok konuşulan dergiye koşuyor herkes. para ve ün, kalitesiz tebeşirlerle çizilmiş kırmızı çizgilerin çizgisi oluyor. bize ne?"
*
gözde nurcan: öyküde olay, sırasıyla anlatılmıyor. geçmişte olanlarla şimdiki zaman karıştırılmış. hemen insanı içine alan bir anlatım tarzı yok. bu yüzden okurken yazılanın yerine geçmek okuyanı biraz zorlayabilir.
ömer salman: beşibiryerde bölümünün yanında bu defa gençliğin kontrolsüz nefreti yazısını çok beğendim. ömer hocanın gözlemlerini ve bilgilerini rahat bir dille paylaşması karşıda onu konuşuyormuş gibi hissetmemi sağlıyor.
emrah menek: gerçek bir anı olması beni çok heyecanlandırdı. bu yüzden daha bir keyifle okudum. sahipsiz bisiklet buldukları bölüm sadece biraz garip geldi. uzun anlatılmasına rağmen hiç sıkılmadan okudum.
osman akyol: ırkçılıkla ilgili bu yazı, kalp ağrısı yapabilir insanda. tek cümleyle ifade edilen gerçekler insanın durup düşünmesini ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı sorgulamamızı sağlıyor. çok güzel bir yazıydı. keşke favori olmasaydı ama ne yazık ki oldu.*
ibrahim alan altan: yordam'da her sayıda böyle inceleme- eleştiri yazıları olmalı bence. çok güzel bir eleştiri yazısı olduğunu düşünüyorum. kendimi tartışma programı izliyor gibi hissettim. okurken sıkılacağımı düşünüyordum ama hiç böyle olmadı.
osman ablakoğlu: kalburüstü kelamlar kahvehanesi-1 olduğuna seviniyorum. demek 2. de olacak. çok severek okudum. oradan oraya koştu beynim.
fadime kaya: yazının başlığı cazibesini sundu. ismini beğendim. bir de girşiteki ifade: "koltukta öylesine duran bir bedenin nazını daha fazla çekmek istemiyorum. halsizlik canı gitmiş bir bedenin yoksun bırakılan nefesi gibi geliyor bana. nefesimi alabilsem. bana sığınan halsizliği azat ederim."
sinan kılıçarslan: "benim şiirim" olacak ifadelere rastlamasam da beğendiğim bir bölümden alıntı:
"yürüdük
dilimize taşlar koyup fırlattık düşmana karşı
kan yine vardı evet kan durmadan hiç
atlaslardan taşarak ekmek içlerine kadar
yayıldılar sofralarımız yaygın yeri
ve sonra yer alıştı
ölüler tekrar eden kelimeler gibi
gözlerimize sürüldüler bir sabah
insanlığımızı alıp götürdüler"
bu sayıda şiirler düz yazılara göre daha arka plânda kalmış. mesela müşir fuat'ın geçen sayıdaki şiiri benim için önemli bir şiirdi. genel olarak yordam genişliyor. biri anısını anlatıyor, biri şiir, biri öykü yazıyor, biri tartışmak istediği bir konuyu tartışıyor, biri bir şekilde karşılaştırmalı bir anlatımla öykü dilini kullanıyor, biri çeviriye yer veriyor. küçücük dergide bir sürü şey var aslında. nasıl yazarlarsa yazsınlar yazarlar, önemli konulara değiniyorlar. en önemlisi de bu benim için. ben de bir şey söylemek istiyorum diyen yazılar bunlar. yordam'ı elimde kalemle okuduğum da bir gerçek. sevdiğim bölümlerin altını çiziyorum. daha sonra yazıya tekrar baktığımda yazıyı hatırlamama da yardımcı oluyor bu.
yordam sözde edebiyat dergisi. mütevazı adımlarla yolunda ilerlemeye devam etmeyi başarıyor ya, buna bakmak lazım. emeğin, çabanın olduğu her yerde saygıyla eğilmek lazım. sarı fotokopi sayfalara bakmamak lazım. hatta büyük edebiyat dergilerinin yanında tasarım ve iç ögeler olarak kendi çizgisindeki yapmak istedikleriyle dergiyi değerlendirmek ve sevdiğin bir işi en iyi şekilde yapmaya çalışmanın huzurunu duymak lazım.
yordam 7. sayısında. en iyi sayı bu. kürtçe çeviri bir metin var mesela. ne kadar güzel. yordam özgür, kendi kurallarını bilenler için kuralsız. yenilikleri ve farklılıkları seviyor. özgürlüğü seviyor. haksızın yanında ve zulme karşı bir edebiyat bu. derginin politikası bence böyle şekilleniyor.
içeriğe bakacaksak;
mehmet sait çakar'ın giriş yazısından sonra şöyle devam edeyim:
berk karapınar: bu şiirden pek etkilenmedim. ben şiirden pek anlamıyorum, düz yazıya göre okuduğum bir şiiri sevmem daha zor oluyor.
"Şimdi nereye gidersek, daha da uzağız
Birbirimizden"
işte sadece bu bölüm benim için yeterli.
***
yalçın doruk: yine şiirden anlamadığımı tekrarlayacağım. şiiri beni pek etkilemedi.
***
***
yeşim koloğlu: masal gibi bir yazı. insanın kesinlikle hayal kurması şart bu yazıda. düşünmek istemesen de düşünüyorsun ve merak ediyorsun. masaldan masala, sayfalardan hayata geçiyorsun.
***
ömer âsım: favori* dergiyi aldığımda giriş yazısından sonra ömer âsım'ın yazısını okudum. diğer sayıdaki gibi çok güzel bu yazı da. ömer âsım hep yazmalı ve kitapları olmalı. kitaplarını gidip kitapçıdan almalıyım. yordam'ın 6. sayısındaki yazısı kadar güzel bu metin de. ancak diğer metni, ömer âsım'ı o metinle tanıdığımdan mı bilmiyorum, daha çok beğenmiştim. metinden işte birkaç alıntı:
"insanın ihtiyacını bastırmaya mecbur olması ne kötü. senin orada benim burada olmam ne beter. aramıza bir denizin girmiş olmasını neyle açıklarsın. senden gelecek her şeyi alıp canıma katmak. seni beklemek. seni beklemek. seni beklemek..."
"gözüm kör olmadı. asıl şimdi görüyorum. gayrına kör olmakla övünmek istesem kime övüneyim. herkesi öldürdüm. senin bahçendeyim. senin evindeyim. her yerde senleyim. bu siyah masa senin. camları demir parmaklıklı bu evde seninle yaşıyorum. şu kapıdan benimle beraber girip çıkıyorsun günde on beş kere. mutfakta bardaklara el atıyorsun. peyniri çayı zeytini ekmeği paylaşıyoruz."
"dilimi oynatamıyorum. ağzıma bıçaklar. keyifsizim. halsizim. dağlar yerinde mi. büyük kayalar yamacında mı hala. hepsi yerli yerindeyse sırtımdaki bu kambur ne.."
gözde nurcan: öyküde olay, sırasıyla anlatılmıyor. geçmişte olanlarla şimdiki zaman karıştırılmış. hemen insanı içine alan bir anlatım tarzı yok. bu yüzden okurken yazılanın yerine geçmek okuyanı biraz zorlayabilir.
muhammet sevim: böyle yazılara ihtiyaç var. tek tip yazılıyor aslında, yani insanlar da öyle olmuşlar ya. sabah uyan, işe okula git, eve gel, televizyondan sonra uyu. yazarken de, kanında böyle bir yetenek olan, muhammet'in yaptığı gibi rahat ve içinden gelerek, samimi yazmalı yazan. böylece muhammet'inki gibi farklı yazılar ortaya çıkar.
emre koşapınar: hikâyede, ayrıntılar ve gözlem itinalı bir şekilde cümlelere yerleştirilmiş. yazı uzun. ancak dediğim gibi cümleler özenle yazılıyor. her ayrıntı her şey sırayla. diğer sayıda yine yazıları olmalı.
mehmet sait çakar: üç bölümün üçü de güzel. hele devrimci olmak için alınacaklar. aslında muhammet'in yazı dilinde olanın farklı bir şekli de sait hocanın yazdıklarında var. pek genel şiirlere benzemeyen şiirler. farklı bir tarz bu.
timur çayır: çok uzun bir yazı ama ne kadar rahat okunuyor. hem de insan heyecanlanıyor. neden bilmiyorum. kalkıp sesli ve vurgularla okumak istedim cümleleri. favori*
mehmet sait çakar: siyabend û xecê destan kesitinin çevirisi: ortaöğretim kürt dili edebiyatı ders kitabı
yordam'ın küçük, kendi başına, yolunda küçük adımlarla devam ederken işte böyle çeviri güzelliklerini de yapması ne kadar güzel. bu derginin bakış açısının ne kadar geniş olduğunu gösterir.
nurinisa doğruyol: kesinlikle bir favori de bu yazıdır.* birbirinden çok uzak ancak birbirine bir o kadar da yakın iki kadın var burada. köy ve şehir. işte birkaç alıntı.
"içinde bulunduğu durumu değerlendirmek için düşünmek lazımdı. düşünmek için ise boş olmak. oysa geceleri beline saplana(n) ağrılar yalnızca boş olmadığını düşündürebilirdi (ona) o kadar..."
"hayatın içinden olduğumuz, yani çalışmadığımız günleri ayırsak, ayırsak ve onları büyütsek, büyütsek..."
"elinden en değerli varlığı alınan zavallıların, tek umudunu kaybetmiş insanların, savaş bozgunlarının, yıkıkların, yenilmişlerin, başaramayanların yılgınlığıyla durdu."
"her doğrunun mükâfatı olmayabilirdi, fakat her hatanın bir cezası olmalıydı. attan inip toprağa ayaklarını vura vura -basa basa değil- bağırarak yerdeki kalın sopayı aldı ve hamile olan -adı neydi unuttum- beyine yüzünü döndü. açıklasa anlar mıydı? açıklamasa da anlaması lazım değil miydi? biraz da isyan ediverse olmaz mıydı? yani "bedenim bu kadarına yetişiyor"dese. beyi elindeki kalın sopayı iki cana da vurdu. ikisinin de dayaktan ölmesi muhtemeldi. olsun. sopanın seçme hakkı yoktu ve kadının kendi canından öte koruduğu canın da üzerine iniyordu... kan, kan, kan... kasıklarındaki müthiş sancı. can kurtarılabilirdi. kimden ve neden kurtarılacaktı ki? bu dünyaya gelmesi anasının talihini mi değiştirecekti?"
hülya bahadır: hülya hocanın bu yazısını da diğer sayılarda olduğu gibi beğenerek okudum. yine rahat bir dille, eskilere ait olan gördüklerim, görmediklerim arasında gidip geldim.
ömer salman: beşibiryerde bölümünün yanında bu defa gençliğin kontrolsüz nefreti yazısını çok beğendim. ömer hocanın gözlemlerini ve bilgilerini rahat bir dille paylaşması karşıda onu konuşuyormuş gibi hissetmemi sağlıyor.
emrah menek: gerçek bir anı olması beni çok heyecanlandırdı. bu yüzden daha bir keyifle okudum. sahipsiz bisiklet buldukları bölüm sadece biraz garip geldi. uzun anlatılmasına rağmen hiç sıkılmadan okudum.
osman akyol: ırkçılıkla ilgili bu yazı, kalp ağrısı yapabilir insanda. tek cümleyle ifade edilen gerçekler insanın durup düşünmesini ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı sorgulamamızı sağlıyor. çok güzel bir yazıydı. keşke favori olmasaydı ama ne yazık ki oldu.*
ibrahim alan altan: yordam'da her sayıda böyle inceleme- eleştiri yazıları olmalı bence. çok güzel bir eleştiri yazısı olduğunu düşünüyorum. kendimi tartışma programı izliyor gibi hissettim. okurken sıkılacağımı düşünüyordum ama hiç böyle olmadı.
osman ablakoğlu: kalburüstü kelamlar kahvehanesi-1 olduğuna seviniyorum. demek 2. de olacak. çok severek okudum. oradan oraya koştu beynim.
fadime kaya: yazının başlığı cazibesini sundu. ismini beğendim. bir de girşiteki ifade: "koltukta öylesine duran bir bedenin nazını daha fazla çekmek istemiyorum. halsizlik canı gitmiş bir bedenin yoksun bırakılan nefesi gibi geliyor bana. nefesimi alabilsem. bana sığınan halsizliği azat ederim."
sinan kılıçarslan: "benim şiirim" olacak ifadelere rastlamasam da beğendiğim bir bölümden alıntı:
"yürüdük
dilimize taşlar koyup fırlattık düşmana karşı
kan yine vardı evet kan durmadan hiç
atlaslardan taşarak ekmek içlerine kadar
yayıldılar sofralarımız yaygın yeri
ve sonra yer alıştı
ölüler tekrar eden kelimeler gibi
gözlerimize sürüldüler bir sabah
insanlığımızı alıp götürdüler"
bu sayıda şiirler düz yazılara göre daha arka plânda kalmış. mesela müşir fuat'ın geçen sayıdaki şiiri benim için önemli bir şiirdi. genel olarak yordam genişliyor. biri anısını anlatıyor, biri şiir, biri öykü yazıyor, biri tartışmak istediği bir konuyu tartışıyor, biri bir şekilde karşılaştırmalı bir anlatımla öykü dilini kullanıyor, biri çeviriye yer veriyor. küçücük dergide bir sürü şey var aslında. nasıl yazarlarsa yazsınlar yazarlar, önemli konulara değiniyorlar. en önemlisi de bu benim için. ben de bir şey söylemek istiyorum diyen yazılar bunlar. yordam'ı elimde kalemle okuduğum da bir gerçek. sevdiğim bölümlerin altını çiziyorum. daha sonra yazıya tekrar baktığımda yazıyı hatırlamama da yardımcı oluyor bu.
yordam 2 ayda çıkıyor. gelecek sayı martta.
emeği geçen herkesin kalemine kuvvet son sözdür.
emeği geçen herkesin kalemine kuvvet son sözdür.
10 Ocak 2011 Pazartesi
bir pazartesi akşamının sabahı ve öğleni
eyvah eyvah 2 çıkmış. geçende beyaz show'a gelmiş film ekibi. pek gülmüşler. pek eğlenceli olmuş program. salonda izlediler bizimkiler. ben içerideydim, o sırada sevgili e.k. ile msnde konuşuyorduk. bizim odadaki televizyon çok şükür ki çalışmıyor, kaç hafta oldu. tamir ettirmek için vestel'i arayıp duruyorlar ama adamlar gelmiyor. garip bir durum. hoşuma giden garip ama harika bir durum. televizyonları evlerden uzaklaştırsak, evler televizyonun gazabından kurtulsa. her neyse. imkânsız şeyler söylemeyi bırakmalıyım. o akşam beyaz show ve eyvah eyvah'tan uzakta, küçük odada, bilgisayar başında msn'e daldım gittim. sonra, beyaz'dan sonra, evde herkes eyvah eyvah izleyelim demeye başladı. (beyaz işe yaramıştı. böyle oluyor demek ki, aslında buna reklam bile denebilir.)
şimdi salonda oturdular birinci filmi izliyorlar hani konuyu anlayalım da ikincisini sinemalarda izleyelim diye. bizim evde kimsenin eyvah eyvah için sinemaya gideceğini sanmıyorum. öylesine diyorlar yine de. şimdi sevgili b.n'nin küçük gülücük patlamalarını duyuyorum. oysa bu film gülünecek kadar komik olamaz. gülünecek kadar komik olmayan filme de benim bildiğim sevgili b.n gülmez. başını biraz izleme çabam oldu ama sonra kalktım filmin başından. sevgili y.?, iş gömleklerini ütüledikten sonra mutfakta gizli-sürpiz kek yapımı için beni kendine ortak etti. içeriden gelen klarnet, bea, allah belanı vermesin ve gülücük sesleri eşliğinde kek yaptık.
film devam ediyor. güzel galiba. yani recep ivediklerle karşılaştırılınca daha iyi olduğu kesindir herhalde. filmi izleyip sonra güzel bir yorum yapacağıma, böyle izlemediğim sadece seslerini duyduğum bir film için ne diyebilirim bilmiyorum.
bugün hür adam bediüzzaman said nursi'ye gidecektik. sevgili b.n'nin reklamcı cilt doktoruna gittikten sonra zaman kaybetmemek için taksim yerine metroport'a gittik. ama ne var ki, biz büyük alışveriş merkezlerine alışmışız efendim. metroport küçücük bir dünya. (alışveriş merkezleri büyük dünyalara açılan sonsuz kapıların içinde örümcek kafalı, karanlık ve aslında insanı kısıtlayan sömürücülerdir oysa. vay be.) en üst kata çıktık. alışveriş merkezlerinde saat yoktur, yemek bölümü en üst kattadır, iniş ve çıkış merdivenleri birbirinden uzaktır. sevgili b.n ile hatırladık bu tuzakları. sinema için yukarı çıktık.
ne var ki said nursi'yi izlemek istemiyordum açıkçası. daha doğrusu şimdi izlemek istemiyordum. biraz daha bilgi sahibi olduktan sonra izlemek daha iyi olacaktı. bu yüzden gülüver'in gezileri'ne gitmeliyiz dedim sevgili b.n.'ye. o da evet daha iyi olur dedi. ama öyle bir şeydi ki, hiçbir filmde 17.00 seansına yer yoktu. bilgisayarda yer seçmek için gösterilen ekrana baktım ki, salonda toplam koltuk sayısı yirmi falandı. şaşırdık. ne saçma dedik. sevgili b.n. de benimle birlikte ne saçma dedi. filmden vazgeçmek zorunda kaldığımız için yemek yemeye karar verdik. yemek için de dolandık durduk yine. sonunda o "ateş seni çağırıyor"u zengin etmek zorunda kaldık.
inkılap kitabevi vardı galiba ikinci katta. (ne önemi varsa.) küçücüktü o da. oğuz atay tehlikeli oyunlar'ı sordum. yok dedi solgun yüzlü satıcı. yoktu. sinema bileti yoktu. yiyecek düzgün bir şey yoktu. aradığımız kitap yoktu. (zaten almayacaktım, ikinci el eski basım bulmak istiyorum ve ucuz olmalıydı zaten)
tutunamayanlar'ı gördük. ağır bir şekilde, belki de yorgun, kitaplara dayanmıştı. yanı boştu. aldım baktım 36 tl. acımasızlık dedim. böyle olmaz. tutunamayanlar'ı ikinci el bulmalı ve evdeki çoğu gereksiz kitabı verip yerine o'nu almalı.
muhteşem yüzyıl dizisi yüzünden bir sürü tantana çıktı. bu sıra aslında çok şey var. ne yazayım bununla ilgili pek fikrim yok. aslında elbette söylenecek birkaç söz var ama bunu ayrı yazmalıyım.
okay tiryakioğlu'nun kanuni kitabı timaş'tan. gözümüze çarptı. zaten göze çarpması için ön plâna çıkarmışlar. neyin ne zaman satacağını elbette biliyorlar. sevgili b.n roman şeklinde olduğu için yakınlaştı kitaba. içini açtı, birkaç bölüm okudu. gözleri parladı. biliyorum evet kitabı almak istedi. ben de evet alalım, okuyalım bari dedim. ve onu raflardan kurtardık.
film cdlerine bakarken sepette 3tl'ye kitaplar da vardı. baktım biraz, güzel görünen bir kitap buldum. sanırım onu okuyacağım ve onunla ilgili yazacağım. kitabın ismi yoksul akrabalar. liyudmila ulitskaya yazarı, doğan kitap'tan. ikinci dünya savaşı'ndan sonra moskova'yı anlatan hikayeler. çehov tarzında. merak uyandırıcı.
eve geldik. aklımda tepelere çıkma isteği vardı. daha yolda vardı, bunu sevgili b.n.'ye şöyle söylemiştim. "tepelere çıkmak istiyorum. adalara gitmek. ya da lunaparka. tepe olmalı. gondol mesela. eğer adalara gidersen de çok yüksek bir tepe." bunu ne zamandır istiyordum. benim tepe isteğimden bir şey anlamadı tabii sevgili b.n. lunaparktan çıkarım yaptı. çarpışan arabaları hatırladı.
çarpışan arabalar.
sevgili b.n. çarpışmayı hiçbir zaman istemezdi. bu konuda itinayla arabalardan uzaklaşırdı. kendi başına arabayı sürmeye, park etmeye bayılırdı. ben hep yanında otururdum. gezintiye çıkmış iki kardeş gibi olurduk.
şimdi gerçek arabadan bahsediyordu sevgili b.n.
ehliyet olayını daha halletmemişti. benim ise böyle bir hevesim hiçbir zaman olmamıştı.
aklıma bambaşka şeyler geldi o anda. bir gün üsküdar'a gidecektik. karşıya geçecektik. gezecektik. siz, arabayla gelecektiniz. sürpriz yapacaktınız. beni gezdirecektiniz. ben gülecektim. şaşıracaktım. gezecektik işte sonra eve dönecektik.
hatırladım ve unuttum.
limon olmanın...
limon olmak gibi bir planım yoktu.
birden limon oldum. bu hoşuma gitti.
birden limon olmayayım diye "zaman var" deyip bekliyordum ama beklemenin anlamını arayınca ne gereksiz dedim. ne gereksiz bir bekleyiş. sonuçta birden limon olmanın kime, ne zararı olabilirdi ki? limon olmak güzel.
zararı olacak şeylerden arınmak lazım dedikçe zararın içine daha çok battığın da bir gerçek. biraz öylece durmayı bileceksin. hani kıpırdamadan durduğunda ayı (ayı? nasıl bir örnek şimdi bu?) nasıl bir şey yapmaz, sen de zarar karşısında biraz rahat olacaksın. zarar gelecek, karşında duracak, sana dokunacak; onu, göreceksin, duyacaksın. eğer ondan kaçmaya başlarsan, gelir seni ham diye yutar. yani zarar dediğin her neyse o, kara bir bulut gibi geçerken, güneşin nerede olduğunu hastalıklı bir şekilde sorgulamayı alışkanlık haline getirirsen, zararın seni de alıp geri getirmemek üzere yanında götürmesi pek de imkânsız değil. (hımm...bir dakika nereye gidiyor bu konu? ayı örneği de neydi, ya kara bulut? zarar derken neyi kastediyorum ki? yine öyle karıştı ki ortalık, hadi kurtuluş bulayım kendime, saatin çok çok geç olmasına vurayım bu yazdıklarımı.)
tamam susacağım, son sözüm:
sevgili inatçı çıkmaz sokak sakini,
lafı dolandırma, zarar falan zannetme ani davranışlarını (ayrıca beynindeki bir eylemdi bu da kaç haftadır). lütfen limon olduğunu kabullen, eğer kabullenmiyorsan günün birinde bu dış plan tasarımını değiştirmenin ne kadar kolay olduğunu söyle kendine, yok bir kere limonsam ben sonsuza dek limonumdur diyorsan o çıkmaz sokağın o inatçı arnavutu, inadın cahile ait olduğunu, lütfen sabit fikirlilikten uzaklaşmanın sağlığa uygunluğunu kendi kulağına fısılda dur.
tamam canım kabul. ben limonum ve limon olmak hoşuma gitti. ekşiyim, yüz buruştururum ama güzel dallarım var. zamana göre yeşil ve sarı olmayı seven yapraklarım var. ayrıca çıkmaz'ın sonu benim sayemde kasvetinden kurtuluyor. sayabilirim belki daha ama yeter. yeter. yeter.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



