Sayfalar

28 Ocak 2011 Cuma

Mavi Yürüyüş ve İnsanların Kökü


Mavi ayakkabılar. Açık mavi. Gökyüzü gibi. Kış ortasında alınacak ayakkabı değildi belki, ama tamam demiştim. Tamam işte. Yine başlıyoruz. Neler görecek, neler olacak. Uzun zamana yayılacak. Belki bir sene daha bitecek ve... Abartı olabilir. Ama hayır değil. Bana göre değil. Mavi rengini aldım ve gökyüzü oldum. İster kış olsun, ister bahar, ister yaz. Ben bunu düşünmüyorum. Ben yürürken o da benimle olacak ve görecek, en önemlisi bu. İnsanın evi, kendini huzurda ve güvende hissettiği en güvenli yerdir. Dışarıda ise, her ne kadar rahat olduğumuz ortamlar olsa da, yine de benzemez eve, bir olmaz evle. O samimiyete. Bu yüzden her şeyden önce, her şeye şahit, bütün heyecanlara, üzüntülere, gülüşlere ve işte kaldırımlara şahit, insana en yakını ayakkabıları. Her gün giyersin, üzerini sık sık silmezsin, niye silesin ki büyük bir çamur lekesiyle örtülmedikten sonra? Onu kendi haline bırakmalısın. Eve geldiğinde kendini nasıl bırakıyorsan bir köşeye. Bir dakika bile olsa. Dinliyorsan yaşadıklarını söyleyeni. İşte onu da rahat bırakmalısın.

Abarttım evet. Ancak böyle. Ne yapabilirim? Bugün başka yarın başka ayakkabı ve çanta kullanmaktan nefret ediyorum. Olmuyor zaten başka türlü. Alışamıyorum. Rahat edemiyorum. 

İşte öyle bir şey.

Bir başka olay ise; 

Bugün çocuklar karne aldı. Yarı yıl tatiline girdiler. Ben de birden kendimi eski okulumda buldum. O günleri özlediğimi sanmıştım ilk başta. Ancak okula gidince, halimden memnun olmam gerektiğini anladım. Belki bir kafesti bu. Kısıtlayıcı. Sesler duydum. Bağırışmalar. Hiç değişmemişti. Ancak başka şeyler de hatırladım. Güzel şeyler. İnsan düşünüyor ister istemez. Öğrencilere baktıkça içim bir garip oldu. Küçük aynı zamanda büyük insanlar gibiydiler. Bu masumca bir gülümsemenin oluşmasının yanında sinirimi bozdu. İnsanların kökünün kurumasını istedim. Sonra baktım da, değişim var aslında. Yorgunluk var. Ben biliyorum bunu. Daha zayıf, daha tükenmiş bir nefes. Değişmeyeceğini bilmenin değişimi bu.

Başka bir olay ise;

Sınavlar bitti. Biz de tatile girdik. Gerçek bir tatil dönemine girdik. Hadi mutlu olalım. Ben ayakkabımı giyeyim.
Mavi bir yürüyüşle geçince yollardan, göremediğim bir yüzünü seçeyim, Galata köprüsünde göz kırpan neşeli ışıklardan. Neşeli ama yalancı belki. Ben nereden bileyim. Beni, ben de bilmiyorken. Ayaklarımla seviniyorken sadece ve yaşıyorken. Seni hiç görmemişken, yüzünü hiç görmemişken.Yolun sonu gelmeyecek, biliyorum. 
Ben biliyorum dedikçe onlar gülüyorlar ve aldanıyorlar sevgilerine. Yapacak bir şey kalmıyor. Bana sadece yürümek yakışır. 

27 Ocak 2011 Perşembe

Yağmurdaki Taksi



Diyorum ki;
ben birazcık sokakları öpeyim. Kaldırım kenarlarında biriken çamurlu sularda yüzeyim. Yapma ağaçların sevimsiz gölgelerinin altında bakınayım sokaktan hızla geçen taksilere. Renkler bozulsun. Bütün renkler canlılığını yitirsin. Bir tek sen parla; gözlerim seni bulsun. Trafik olsun. Tekerlekler kayıp giderken asfaltta, kendimi, beni besleyen aynı zamanda donduran, korkutan yağmurla bulayım, uyanayım. Taksilerde seni arayayım.

Diyorum ki;
iyice yavaşlasın sarı taksi. Kırmızı ya da mavi olsa ne fark eder ki. Camdan içeri uzatamıyorum başımı. Göremiyorum, seçemiyorum yüzünü. Ne işe yarar içtiğim, doyduğum bu yağmurun kara çamuru? Taksi,hey taksici! Biraz daha yavaş olabilir misiniz? Yağmur bile dökülmüyor gökyüzünden kimi zaman; bekliyor. Siz de biraz bekleseniz, gideceğiniz yere gecikir misiniz?

Diyorum ki;
sadece bir saniye de olur. Gözlerimin içine misafir ol, kalbime bir adım at. Sonra çek git, hızla, durmadan, yağmurda ıslanmadan. Ben burada olacağım hep. Sen gitsen de, bir saniyelik akıntıda, hayalinle konuşmaya devam edeceğiz. Konuşacağız. Güleceğiz. Kavga edeceğiz ve sonra barışacağız. Sen taksinde, sokağın köşesinde gözden kaybolacakken ben daha yeni selamlaşacağım seninle. Yağmur hızlanacak ve sonra ben öylece duracağım.

Diyorum ki;
bu altında durduğum ağaç, evimiz olsun. Burada ıslanmak güzel. Bak, manzara da güzel! Hey, hey! Karşı kaldırımdaki dilenci gözlerini dikmiş nasıl da bakıyor bize. Anlamıyor galiba. Bakışları rahatsız edici sanki. Bu ortamdan rahatsızsan başka bir yere gidebiliriz. Senin söyleyeceklerin önemli. Yeter ki, yoldan akıp giden taksilerden herhangi birine kapıyı çarparak binip sokağın sonuna yaklaşma ve o kahrolası caddeye çıkmak için dönemeçten saparak buradan uzaklaşma.

Diyorum ki;
sinirlerimize hakim olabiliriz. Kavga etsek de barışabiliriz. Bak işte dalmışım bu rüyaya. Ne güzel de mutlu oluyorum bu rüyayla. Kimse bir şey diyemez, konuşamaz. Biz kavga eder, barışırız, olmazsa taşınırız. Bir dilenci mi bozacak aramızı? Biz ne zorluklar atlattık. Gökyüzünden boşalan yağmura ve seni alıp benden kaçıran taksilere karşı yenilmedik. Şimdi artık gitme zamanının geldiğini söyleme bana.

İşte şimdi anlıyorum ki;
sen çoktan gitmişsin. Başa dönüyoruz. Kendi masalını, evcilik oyununu hiç unutmadın değil mi? Bana anlattın. Ben dinledim seni ve ben de unutamıyorum şimdi anlattıklarını. Bir taksi daha döndü köşeden. Yağmur diniyorken, ağaçtan önüme düşen bir yaprakla irkildim ve fark ettim, yağmurun azalarak etrafın buğusunu kaybettiğini, seni kaybettiğimi.

Ve tekrar diyorum ki;
ben burada olacağım. Seni görene dek burada olacağım. Belki o zaman da gözlerinin üzerine düşen saçlarını umursamadan rahatsız edici bakışlarla gözleyecek bizi dilencimiz. Yeni bir hikâyeye kadar burada olacağım.
Böylece düşler tazelenecek, bir masal daha başlayacak. Hayallerle olmuyormuş. Çocuklara asla anlatılmayacak bu masalın yazılmasının bir anlamı yokmuş. Soğuk duvara yaslanınca üşüyeceğim, buzlanmış düşüncelerimi anımsamaya çalışarak kurduğum düşlerin anlamsız ve işe yaramazlığını kendime anlatacağım.

15.12.2008 gibi.


Votkacı Dişçi ve "nefret ettiğim kedilerim"


Dışarı çıktım. Kedi fotoğrafları çekmek için Samatya’ya indim. Zorunlu olarak. Kedi sevmem. Hiç sevmem.

Samatya, eskiden küçük Paris olarak anımsanıyormuş, kiliseler ve camiiler yan yana denecek kadar birbirlerine yakınlar. Ermeniler, Rumlar, Müslümanlar senelerdir birlikte yaşıyorlar.

Pazarın kurulduğu sokaklardan geçiyorsunuz. Yokuş aşağı denize doğru iniyorsunuz. Balıkçılar ve restoranlardan sonra tren istasyonuna geliyorsunuz. Biraz daha yürüdüğünüzde köprüden geçiyorsunuz sahile gitmek için. Köprüden baktığınızda maviliğini ve berraklığını kışa bırakmış denizi; ufukta, sisin arkasına saklanmış gemileri görüyorsunuz.

Samatya’nın ara sokaklarında yaşayan kedilerin diğer sokak kedileri gibi bakıma muhtaç oldukları kesin. Bu kediler, rahat koşullarda ya da dışarıda yaşasalar da insanların yardımına alışmış kediler değiller. Kedilerin duruşları, onları asil yapar. Ancak sanki bu kediler insanlardan korkuyorlar ve tedirgin gibiler. Diğerlerinin yanında sahildekiler, denize karşı keyiflenebildikleri için şanslılar.

Tren istasyonunun karşısındaki dar ve çıkmaz sokakta (evlerin yıkılacağını söylüyorlardı), yaşayan kedilerin, bakıma ihtiyaçları oldukları yine bir gerçekti. Ancak bu sokakta yaşayan insanlar da böyleydi. Her sokağa, ortama göre bile yaşantılar değişiyordu.

Bir ev gördüm. Çok eskiydi, çok eski. Evin önünde bir kedi oturuyordu. Sanki evin bekçiliğini yapıyor gibiydi. Onun fotoğrafını çekerken içeriden bir adam geldi. Bu eski evin, bir dişçiye ait olduğunu söyledi. Şaşırdım önce inanmadım. İçeri girince küçük bir hol karşıma çıktı. Burada korku filmlerini anımsatacak görüntüler vardı. Eski, paslanmış, dişçilere ait, ancak kullanılmaması gereken aletler, su dolu bir bidon, üzerinde “arızalı” yazan tuvalet kapısı vardı. Ortam öyle pisti ki. Yanımdaki adam, kendisinin de dişçi olduğunu, Beşiktaş’ta çalıştığını söyledi ve bana kartını verdi. Bu eski evin sahibi sözde diş doktoru ise, votka çerez parasına diş yapıyordu. İnsanlar da ona diş yaptırmaya geliyorlardı!  Bu alkolik adamı görmek istedim. Tedirgindim. Karşımdaki adama da güvenemiyordum. Ama içerideydim zaten artık. Sonra bir kapıdan içeri girdik bana bilgileri veren orta yaşlı adamla. İçeri girdiğimizde yaşlı, beyaz sakallı adını o anda öğrendiğim Namık Usta’yı selamladık (şimdi tam hatırlamıyorum, galiba Namık’tı).  Masasının başında sözde doktor, sözde hastalarını tedavi ediyordu. Onun gibi bir yaşlı adam ve büyük ihtimalle bu adamın torunu olan bir çocuk, bu pis odaya diş yaptırmak ya da çektirmek için gelmişlerdi. Arka tarafta bir perde vardı, bir tarafta asılmış pantolonlar… Alkolik dişçiye bir şeyler uydurdum, annemin dişlerini yaptırmak için geldiğimi söyledim. Sabah 10 akşam 8 gibi açık olduğunu söyledi. Belli ki tedaviye ihtiyacı vardı. İçerisini inceledikten sonra hemen oradan çıktık. Öyle şaşkındım ki. İnsanlar buraya gelip nasıl diş yaptırabilirlerdi? Bu adamın burada diş yaparak para kazanmasına nasıl göz yumuluyordu? İnsanlar hiç korkmuyorlar mıydı?

Sonra geri döndüm. Kedi bulmak alkolik insanları bulmaktan daha kolay olmalıydı.

***

"Samatya adının kaynağı, Bizans dönemindeki Psamathion’dur. Psamthos Rumca’da kum anlamına gelmektedir. Bölgenin kumluk bir yöre olması ve sahilden kum çıkarılması nedeniyle bu adı almış olması muhtemeldir. Megaraların kumandanı efsanevi Bizas, bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde kendi şehri Bizanstion’u kurarken Samatya’nın yerinde, bir köy bulunuyordu. Köyde balıkçılığın yanı sıra, tarım da yapıldığı tahmin edilmektedir. 
Samatya, Bizans döneminde şehrin görece az iskan edilmiş bir bölgesiydi ve burada bazı kiliseler ve manastırlar bulunuyordu."  


Sesler ve Sözler


Bülent Ortaçgil'in ve Cem Adrian'ın yeni albümü çıktı. Kaç hafta oldu bilmiyorum. Belki de ay olmuştur. Bu pek önemli değil. (Evet ay olmuş ve sene değişmiş.)

Okuldan sonra yürüyordum. Teknosa'nın önünde dinlenmek ve şarkı dinlemek büyük zevklerimden. Hem burada durup insanları da izliyordum. Teknosa bana harika imkânlar sağlıyordu, harika hediyeler veriyordu. Her zaman böyle oldu. Mephisto ve Teknosa'dan çok güzel şarkılar kazandım ben.

Bu benim için önemli. Orada duruyorum. Ben şarkı dinliyorum. İnsanlar ise gürültünün içinde. Aslında ben de onların içindeyim. Ama o anda...

İlk önce "Denize Doğru" şarkısı çalmaya başlıyor. İşte diyorum, tamamdır. Orada bekliyorum. Birini bekliyor numarası yapıyorum. Kim bilir, belki de bekliyorum. Şarkının bitmesini, yeni bir şarkının başlamasını mesela... Ama hayır. Bu şarkı, yine, tam da o kalabalığa, karşımdaki akıntıya kaybolup gidiyor.

Sonra Cem Adrian'ın "Ağladıkça" şarkısını dinliyorum. Aslında bütün meydan dinliyor ama onlar farkında değiller dinlediklerinin. Bu hoşuma gidiyor. Sonra "Hiç Canım Yanmaz" şarkısıyla tekrar Bülent Ortaçgil konuk oluyor.

Kendimi öyle iyi hissediyorum ki.

Sonrası ise... Yürümeye devam...

Bülent Ortaçgil-Sen
Acıtır*
Adalar*
Ayrıntılar*
Denize Doğru
Hiç Canım Yanmaz*
İstediğini Yap*
Niçin
Sen Sorumlusun
SenBen
Telefon*

Cem Adrian-Kayıp Çocuk Masalları
Ağladıkça*
Bana Ne Yaptın
Benden Sonra*
Bir Katilin Ellerinde*
Herkes Gider mi
Islak Kelebek
Kayıp
O Kirpik Hala Bende Sevgilim
Sen Benim*
Tanrı Aslında Sever Hepimizi*
Unutursun*
Yarim

23 Ocak 2011 Pazar

Abdi Çelebi Camii


Abdi Çelebi Camii, Çelebi Abdullah b. Abdurrahman tarafından 940/ 1533-34 tarihinde Mimar Sinan’a yaptırılmış. Çilingir, Sankiyedim, Yedimiçtim Camii isimleriyle de bilinir. II. Abdülhamid döneminde ihya edilmiş, Balkan ve I. Dünya Savaşı’nda bakımsızlıktan harap olmuştur. 1933 yılında halkın yardımıyla tamir edilmiş, ibadete açılmıştır.  Tavan göbeğinde tuğrakeş Hakkı Bey’in celî sülüs (süslü hat sanatı) hattı bulunmaktadır.

Dünyanın Bir Öğle Sonrasında / William Saroyan



Dünyanın Bir Öğle Sonrasında
William Saroyan
Oda Yayınları / Türkçesi Tarık Dursun K. /228 syf


William Saroyan'ın elimdeki romanını (Dünyanın Bir Öğle Sonrasında) değişimle Beyoğlu Kitap Festivali'nden almıştım. 


Saroyan, Ermeni bir ailenin Amerika'da yaşamış Bitlisli bir çocuğu. Çocukluğu yetimhanede geçmiş. Okulu hiç sevmemiş. Daha doğrusu eğitim sistemini. İşlerde çalışsa da yazar olmak istemiş. İçmiş. Kumar oynamış. Evlenmiş boşanmış. Aynı insanla tekrar evlenip tekrar boşanmış.

Saroyan deyince işte bir yorumda okuduğum şu cümle nasıl da hoşuma gitmişti: "Bundan sonra artık hep yazdı. Yazmaktan ve gezmekten başka bir iş yapmadı." Hikâyelerinde olduğu gibi, (Ödlekler Cesurdur / Aram Derler Adıma / Altın Çağ) şimdi okuduğum romanında da (Dünyanın Bir Öğle Sonrasında) 
aynı üslup, aynı Saroyan var. Yazın okuduğum hikâyelerden, kaybettiğim bir arkadaşa tekrar rastlamış gibi oldum bu romanı elime alınca. Kitabın daha başındayım ama yine bir keyif hakim şimdi bana. 


Saroyan, cümleleri bırakıyor kağıda. Sonra kim ne der hiç bakmıyor, tozunu savurarak gidiyor. Aksi, net, tavırlı, itirazcı, yaramaz cümleler kuruyor. İnsanı güldürüyor kimi yerde bu tavır. Anne, dede, amca, dayı bir sürü akrabanın içindesiniz öykülerde. Hiç süs müs, "Zarflarım, sıfatlarım, incik boncuklarım" yok cümlelerde. Annemle konuşuyor gibi. Tam anlamıyla yaşamın içinden. Kitabı okurken ablam gelse dünya meselesi haline getirdiği bir sorununu anlatsa bunu da kitaba ekleyebiliriz. Böyle. Bu yüzden Saroyan okumak, insana gözümüzün önündeki hayatı öğretebilir. 

William Saroyan, 1908 yılında Fresno (California)da doğdu. Çağdaş Amerikan roman, öykü ve oyun yazarı. 1939’da Pulitzer Armağanını aldı. “İnsanlık Komedisi” sinemaya aktarıldı. “Cesur Delikanlı /Ödlekler Cesurdur” “Aram Derler Adıma” “Yoksul İnsanlar” “Tracy’nin Kaplanı” “Altın Çağ” ve “Dünyanın Bir Öğle Sonrasında” dilimize çevrilen öykü ve romanlarındandır.


Alıntılar:

“Daha önce bir başkasının yazdığı gibi bir oyun yazmam. Ben oyun yazarım, hepsi o kadar.”

“O milyonlarca insandan, bir o kadarı da beyzbol maçlarını iplemiyor; demek, çağımızın bu toplum dramıyla ilgilenmeyenler de varmış.”

"Bir süre daha kendi başına gezindikten sonra otele, odasına döndü, yatağına uzandı. Dünyada bir gün öğleden sonrasında yalnızca yatağına uzanarak gözlerini yumup dinlenmek isteyen bir insan için vakit ya tam sırasıydı, ya da geçti geçiyordu."

“N’olursun, bir taksiye bin de öyle gel.”
“İstemez. Yürümeye ihtiyacım var. Uzun sürmez hem.”

“Ama para boktan bir şey.”

“Ama bir yazar için, pratikçi bir beyin hiçbir işe yaramaz, yazar da olmaz ondan. Yazarlık, iyi niyet üzerine kurulmuştur; üstelik yazar denilen kişi bu iyi niyetle dengesiz bir kumara oturur. Ben pek aldırmam buna. Yazı yazarak mutlu oluyorum, benim için yazarlığın diyeti de bu. Başka şey değil.”

“Aslında Shap’ın yaptığı, katıksız gerçek sanattı. Ne akademiye gitmişti, ne üniversiteye. Ne resim bilirdi, ne gönye. Ne gördüyse, ne öğrendiyse hep kendi başınaydı. Buna karşılık günde on dolara para demiyordu. Ona kul köle değildi ayrıca. Onurundan olmadan para nasıl kazanılır, asıl onu öğrenmişti hayatta.”

“Sen delisin. Daha da beter hem. Zır deli yani. Ne otobüsü kaçırmışlığın var, ne bir şey. Tam tersi. Yakalamışsın onu. İnmek ne kelime! İçindesin, sen sürüyorsun onu. Her şeye sahipsin, her şeyin var. Ama yine de doymuyorsun.”

“Dün gecem çok kötü geçti. Şimdi de ağzımdaki bütün dişler, sızım sızım sızlıyor. Hepsi de çürüdü galiba. Yıllar oldu, çürüdüler.”

“Hepsi de mutlu kişilerdi işte. Yani donuk, kuramcı, tutkusuz, vurdumduymaz. ‘Bir dümen tutturmuşlar, gidiyorlar.’ diye düşündü kendi kendine.

“Aynı derslikte okuyanlar, ister en ön sırada, ister en arkalarda otursunlar hep aynı havayı solurlar, aralarında sıkı dostluk bağları örülür.”

“Yeniden duydu, zamanın dışındaydı, acının ötesindeydi.”

“Bu çekirdeği ek, dedi kadın. Ek bunu, bir ağacın olur. Bir şeftali ağacın. Yaz geldi mi, dallarını şeftali basar. Çıkarsın ağaca, oturursun dalın birine, şeftali yersin güzel güzel.”

“Bu dünyada en güzel şey ne, bilir misin? Herkesi sevmek!”

“Van, hiçbir zaman anlaşılmaz bir çocuk olmamıştı. Rosey de tam tersi. Tabii, çünkü kız çocuktu; dişiydi, anasının kızıydı, karşı cinstendi. Yani, anlaşılmaz olandan, anlaşılması mümkün olmayandan.”

“Gerçekten yazar olmayı kafanıza koymuşsanız, bir daha gelmeyin buraya, hiç gelmeyin. Sizinle sokakta bile karşılaşırsak, yanıma sokulup benimle, zinhar konuşmayın. Benim gibi yapın, selâm verin başınızla, gülümseyin. Yeter bu kadarı. Siz de yazı yazmaya başlarsanız, artık birbirimiz için iki dost olmaktan çıkıp onurlu iki düşman olacağız karşılıklı. Ama, dediğim gibi, yazar olmaya pek niyetiniz yoksa, canınızın çektiği zaman gelin, evimiz size açıktır.”

“Yalnızca yürüyelim babacı’m, daha güzel değil mi?”
“Ben çok severim yürümeyi.”
“Bacakları sağlamlaştırır, güçlendirirmiş.”
“Seninkiler zaten güçlü, sağlam.”

“Şurasını da kulağına küpe yap, evin olur da içi dışı yemek kokmazsa, ev mev değildir orası. Ev dediğin, yemek kokularıyla dolup taşan yerdir. Yemek kokusuz eve, ev mi derim ben!”

“Van diye bir şehir vardır, Türkiye’de; orada olurduk. Zaten senin adın da o şehirden, Van’dan geliyor.”
“İnşallah cumhurbaşkanı seçilirsin sen e mi!”

“Parayla her dilediğini, dilediğin anda satın alabilirsin Koca Burun. Her şeyi hem. Herkesi de. Çok da pahalı değildir üstelik.”


"Elbet hepimiz bir gün öleceğiz. Ama benim için bir istisna yapılabilir sanmıştım. Şimdi ne olacak?"


19 Ocak 2011 Çarşamba

Yürümek ve Ağıt




Hayatta sonsuza kadar sıkılmadan yapabileceğim tek şey yürümek. Buna karar vermiş bulunmaktayım. Kendimi sokaklardayken çok huzurlu hissediyorum. Mesela o zaman her şeyi düşünme, yargılama, sonuca varma hakkına sahip oluyorum. Bunun zor olduğu zamanlar da oluyor. İnsan karşısında biri varken her zaman daha rahattır. Çünkü ona cevaplayamadığın şeyleri sorabilirsin, ona danışabilirsin. Kendine kalmak, çoğu insana iyi geliyormuş gibi görünse de, yalnızlık, sadece sokaklarda diğer insanlarla beraber, tek başına yürüyorken güzeldir. 


Yürürken, insanların gözlerine bakarsın bir saniye bile olsa, davranışlarını, gülüşlerini, bağırışlarını, sessizliklerini, hüzünlerini görmeye çalışırsın. Bir sürü resim çekersin beyninde. Çoğu zaman tiksinirsin onlardan. Tiksinçtir çünkü. Gördüklerin insana yakışacak şeyler değildir. Yine de bir şey yapamazsın. Yürümek senin için vazgeçilmezdir çünkü ve her güzelliğin kötü bir tarafı vardır. Belki yürürken, gördüklerine katlanmanla güzeldir yürümen.  Ya da mesela öyle anlar vardır ki... Bir ağaç ve çevresinde her akşam cik cikleyen kuşların türlerini merak edersin. Öyle cik ciklerler ki. Ya da mesela bir baba görürsün. İki çocuğu vardır bu babanın. Biri kız biri erkek. Nasıl da gülüyorlardır. Adam, yalandan koşuyordur, oyun yapıyordur onlara. Çocuklar onu yakalamaya çalışıyorlardır. O kadar canlılardır ki, onları görmek sana nasıl da iyi gelir.


Sonra bir an gelir. Bir gün gelir. O gün aslında diğer günlerin sessizliğidir.


İnsan doğar. İnsan ölür. Kiminin ölümü bilinir. Sonu bilinir. Sesi çok çıkıyorsa ve Dosto'nun da söylediği gibi eğer bir konuda düşünmeye başladığını gösteriyorsa özellikle sesi kesilmek istenir kişinin. Aslında ölen, diğerlerinin görmesi için doğmuştur. Bu yüzden görmeyi deneyenler bağırmaya başlar. Çünkü görüyorlardır ve kalbi yanar onların. İnsan için. Başka hiçbir şey değil. İnsan içindir tüm çaba. Katil vardır. Bulunması gerekir onların. Cezalandırılmaları gerekir. Adalet gereklidir, yaşam için, insanın kendine, hayatına değer vermesi için, bir sonu olması için. 


Ben yürüyordum. Hava soğuktu. Hava artık soğuk. Ellerim ceplerimde, hırkama sarınmış. Birileri bağırıyordu. “Hepimiz hrantız hepimiz ermeniyiz” diye. Ben de baktım onlara bir adım geriden. Gerideydim evet. "Adalet yoksa özgürlük yoksa barış da yok" diyorlardı. "sabah oluyor güneş doğuyor" diyorlardı. Bir sürü şey diyorlardı. Ben sessizdim. İnsanlar ölünce düşünüyordum ister istemez. Nedenleri, sonuçları ve bilinmezlikleri. Ben “hepimiz hrantız, ermeniyiz” demeyi istemedim. O, hrant’tı, o ermeniydi demek daha iyi değil miydi? Buradaki anlam elbette farklıydı, ancak yine de garip geliyordu kulağa. "Hepimiz ermeniyiz" dediğimizde mesela hepimiz kürt’üz dememiz de gerekmez miydi? Ama buna ne gerek vardı? Onlar kürt, demek yeterli değil miydi? Ben türküm, o kürt, o ermeni, o hrant ve işte onun da sesi kesildi. 


Herkes dağıldı. Ben yürümeye devam ettim. Yolumun üzerinde balıklar vardı. Köprü ve neşeli gözleriyle bana gülümseyen nokta halindeki ışıklar vardı. Balık tutan yaşlı bir amca vardı. “Kefal” dedi. “Bunlar da levrek.” Balıklara baktım. Biri yalnızdı. Çoktan ölmüştü. Öylece duruyordu. Oltaya ne zaman takıldığını, ne zaman sonunun geldiğini düşündüm durdum. 


Sonra oradan uzaklaştım. Otobüse bindiğimde aklıma "ağıt"tan başka bir şey dinlemek gelmedi. 



ağıt


kopardılar dalından yemişi

çiğnediler nalçalı topukla çiğnediler

şimdi dağların ardı kan rengi

şimdi gözlerim kanlı ve susuz

tut beni gülüm, bu benim elim

kurudu gözlerimin sevinci


oktay rıfat / ezginin günlüğü


ve güzel bir haber: sevgili r.e show tv'de işe başlamıştır.